27 Ocak 2015 Salı

Kendimizi Tanıyalım

Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi.. hepimizin karşısına çıkan bir kavram.. işte 7 basamak var, her bir basamağı tamamladığında bir üstüne geçmek istiyorsun, bir basamağı tamamlamadan öbürüne geçemiyorsun ve zaten geçmek de istemiyorsun. piramit çizilerek anlatılır bunun sebebi de yukarı doğru çıkıldıkça o basamak seviyesine ulaşan insanların azlığını ifade eder ki ilk basamağın barınma, açlık vb. temel ihtiyaçlar olduğunu düşünürsek en büyük dilimi neden birinci seviyenin aldığını bu şekilde daha net anlamış oluruz.

peki hiç düşündünüz mü siz kaçıncı basamaktasınız ? en üst seviye de mi yoksa... kendini gerçekleştirmek, hmm fazla iddalı. Maddi kaygısı olan kimse bu basamağa ulaşmış olamaz. Orta gelirli bir insan Türkiye şartlarında çoğunluk 2nci seviye de az bir grup da 3 ve 4 te olacaktır. 5 e ulaşacak o muhteşem insanlar %1 lik bir seviyedir.

şimdi tekrar düşünün gerçekten kaçıncı seviyedesiniz ? 

son 1-1,5 sens de yaşadıklarımdan sonra anladım ki mutluluğun formülü kendini tanımak. insan kendini iyi bir şekilde tanırsa kendini üzecek olaylardan o kadar sakınabilir. En basiti asla gerçekleşmeyecek beklentiler içine girmez ve bunun sonucunda ki büyük hayal kırıklıklarını yaşamaz.

Kendini tanımak Maslow'a baktığınızda 5 nci basamakmış gibi gözükse de aslında hiç birine giren bir olgu değil. Kendini tanımak orada hangi basamakta olduğunu bilmek demek. bu sayede 3ncü 4 ncü basamaktaymış gibi yaşamaya çalışmak yerine o seviyelere ulaşmak için yapılması gerekenlerin bilincinde olmak demek. Bu da boşuna mutsuzluk değil, mutluluğa ulaşmanı sağlayacak bilgi ve farkındalık demek.

Egonuzu ve mükemmelliğinizi bir kenara bırakın şimdi ve düşünün gerçekten hangi basamaktasınız ? seviyenizi belirleyin hayat hedefinizi seçin ve buna göre yaşamınızı düzenleyin.

Bana göre mutluluğun formülü budur. 

Yazının Mottosu: kişi kendinden bilir işi :)


17 Temmuz 2012 Salı

BU KADAR BASİT Mİ?


Fen lisesi mezunuyum. Zorunlu sayısallık. King oynarken ceza haklarınızı bitirdiğinizde SSK olursunuz ya benimki de öyle bir şey. Fizikten nefret ederim, mühendislikten uzak durmamın başlıca sebebidir. Asla aramız iyi olmadı. Ezberci eğitime karşı olmama rağmen fizik derslerini nasıl başardıysam ezber yolu ile geçtim. Kimya ile iç güveysinden halliceydik. Severdim, kafam basardı (periyodik cetvelin lisede tamamını şimdi ise anca %30 unu fln ezbere biliyorum). Biyoloji ise hayatımdı resmen. Endoplazmik retikulum ile dalga geçmedim, eğrelti otunun DNA yapısının insana benzerliği olağanüstü gelirdi. Mikroskop seti hayatımda en çok istediğim hediyeydi. Saatlerce soğan kabuğunu inceleyebilir, anneme kasaptan aldırdığım böbreği, kalbi kesip resimlerini çizmeye çalışırdım.
***
Matematik de dahil olmak üzere, normal sayısal dersleri dışında birde bunların “uygulama dersleri” vardı. Bu derslerde, ispat yapardık. O hafta matematikte “Pisagor Teoremi” öğretilmiş mesela hemen ertesi günkü uygulama dersinde sanki Pisagor bizmişiz gibi bu teoremi ispatlardık. Aynı durum FKB içinde vardı. Normal derslerde ne gördüysek, hemen uygulama dersinde ispatı. Çok söylendim, çok küfrettim. Hatta “Menelaus Teoremi” ni ispatlamaya çalıştığımız bir derste (şimdi sorsan ne diye hatırlamıyorum) “Hocam valla adam oturmuş ömrünü çürütmüş ispatlamış. Ayıp değil mi şimdi dalga geçermiş gibi 45 dakka da biz ispatlıyoruz ölmüş adamın arkasından Allah taş yapacak többeee többee…” diye isyan etmişliğim, sınıftan destek görmüşlüğüm var. Birkaç kalem bırakma eyleminden sonra hocanın “Sınavda sorcam, gerisini kendimiz ispatlarız diyorsanız bırakalım dersi” demesi ile isyanım çabuk bastırılmıştı. Lisede sınav da sorucam deyip, öğrencilere tersten İstiklal marşı bile okutursunuz…
***
Bu kadar teoremin, hipotezin, ispatın sonucu; düz mantıktan ilerlersek pozitif bilimlere yönelip kariyeri buna göre planlamaktır. Öyle de oldu. Biyoloji manyaklığımın doğrultusunda biyolog olmak istedim. Mezun olunca da moleküler biyoloji üzerine akademik kariyer yapacaktım. Tabi olaylar istenilen şekilde gelişmedi ve İşletme okudum. Fakat fen lisesinin hayatıma tek etkisi kariyer planlaması olmadı. Her öğretilen şeyin nedenini nasıl bulunduğunu da öğreten bir müfredat sonucu herşeyi sorgulayan bir insan oldum. En basit bir şeyin bile nedenini sorgulamak beynime yerleşti resmen. İstemsiz yapıyorum bunu. Bir olay dönüyor ortada direk kafada “neden, nasıl” soruları başlıyor bende. İlle de olayın/sorunun/durumun kaynağına inme isteği… bundan ötürü beynin patlayana kadar düşünme, kendince yargılara varma ve karar verme… Çünkü zamanında Pisagor teoremini oluştururken birine gidip “hocam bak bi olmuş mu?” diye sormamış. Kendi içinde problemi oluşturmuş, çözüm yolunu bulmuş ve ispatlamış. Bende aynı şekilde kendi içimde çözümleri bulup ispatlamaya çalıştım ama atladığım bir detay vardı ki ben bilim adamı değildim ve ortada üçgenin iç açıları ile ilgili bir durum yoktu.
***
Yıllar sonra anladım ki, bu şekilde her şeyi kendi içinde çözemezsin. Özellikle ikili ilişkileri asla çözemezsin. Ortadaki durum neyse bunun karşılıklı konuşulması gerekir. Benim yaptığım gibi kendi içinde sorunu evirip çevirip nedenini bulup buna göre çözümünü geliştirerek olmaz. Belki yanlış anladım ya da hiç anlamadım. Bir sor dimi karşı tarafa derdi neymiş. Neden böyle davranmış, neden böyle demiş. Çok basit aslında; soru aynı sadece yönü farklı. Kendine değil karşındakine soruyorsun.  Bu şekilde hem senin kafa rahat oluyor hem de karşı tarafı sebepsiz germiyorsun. Ortada manasız tripler, anlaşılmaz laf sokan cümleler dolanmıyor. Böyle olması gerektiğini anlamam için bazı acı verici durumlarla yüzleşmem gerekti ama öğrendim. Tabi bunu iş işten geçtikten sonra fark etmek ne kadar anlamlı orası tartışılır. 

NOT: Akrep burcuyum.
17.07.2012
***

28 Şubat 2012 Salı

Yazmak mı?

Ortaokuldan beri aynı hikaye aslında, istisnasız her sene kendime bir günlük aldım 1 Ocak tarihinden itibaren "bu sene diğerlerinden farklı olacak seni asla ihmal etmeyeceğim, hep yazacağım sevgili günlük" şeklinde girişlerle bismillah günlük tutmaya başlayıp, en uzun 10 Ocağı fln gördüm.

Blog mevzusunda da aynısı olacağından az çok emindim aslında. Ama sadece 1 tane ile kalmam düye düşünüyordum. Sanırım birazda bu konudaki acemiliğimden kaynaklanıyor. Yazma alışkanlığı sadece ders notu tutmakla, toplantı notu almakla sınırlı olduğu için, bir hevesle başladığım blog işinde de çabuk sönmem beklenen bir sonuştu sanki...

Birde insanların yazdıklarını, görüp "kızım bunların ki yazıysa senin ki mürekkep lekesi" diyedüşünüyorum ve bu işten daha da uzaklaşıyorum sanırım. Zaten bu konuda yeteneğim var diye bir iddam hiç olmadı.

Neyse konumuz şudur ki... Yazmak, yetenek, bilgi ve sabır ister. Ama blogger ortamında bunların hhiiç birine ihtiyaç yok bence.. Ağzı olan konuşuyor hesabı, Klavyesi olan herkes yazabilir mantığı işler... Ve burda sadece yazdıkça barınabilirsin...

Amacım her ne konu olursa olsun kendime birşeyleri hep hatırlatabilmek, bu yazıda ki amaç da kendime Yazmayı hatırlatmaktı...

3 Eylül 2011 Cumartesi

Beyin Bedava mı?

Cin Ali, Ayşegül bilmem nerede serilerini saymazsak ilk okuduğum adam akıllı kitap Agatha Christie'nin "10 Küçük Zenci" romanıdır.

Yanlış hatırlamıyorsam 10 yada 11 yaşındaydım bu kitabı okuduğumda ve doğal olarak o yaştaki bir çocuk için cinayet romanı çok etkileyiciydi. Aradan yıllar geçti ve ben piyasada ne kadar Agatha Christie kitabı varsa hepsini okudum. Daha sonrasında "10 Küçük Zenci" yi kafamın daha rahat basabileceği anlayabileceğim bir yaşta tekrar okudum, çünkü inanın 10 yaşında okunan ilk roman mındar oluyor.

Geçen gün evde kütüphaneyi düzenlerken Agatha Christie kitaplarımı buldum. Hepsini okuduğumu adım gibi biliyorum ama bırakın katili kitabın konusunu bile hatırlamıyorum. Sırayla bütün kütüphaneyi indirdim okuduğum bir sürü kitabı buldum ve farkettim ki hiçbirinin konusunu, karakterlerini, sonunu, başını hiçbirşeyini hatırlamıyorum.

İşte o an gerçekten kendimi bunca sene boşa yaşamış gibi hissettim. Orda resmen yılların birikimi var. Kim bilir okurken hangi duygular içindeydim ne düşündüm acaba "ben olsam ne yapardım" diye sorguladım, kendime ne cevap verdim...

Sonra dedim ki kendime gerçekten "Beyin Bedava mı?" atıyoruz içine bilgiyi ve o orda kalıyor mu gerçekten? Kalıyor olsaydı şuan bu blogu inanın oluşturmuş olmazdım. Çünkü bu blog ünlü olma gayesiyle veya bir iki moda bilgisini kullanarak birilerinin dikkatini çekmek amacıyla oluşturulmadı. Bu blog tamamiyle benim okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, gördüğüm yerleri bir yerlere kaydederek kendime hatırlatmayı sağlamak amacıyla düzenlendi, huzura sunuldu. Aradan yıllar geçtikten sonra tekrar başa dönmenin sil baştan "10 Küçük Zenci" yi okumanın anlamı yok.